BLOĞUMA SAFALAR GETİRDİNİZ...:)

Çok afilli sözler bilmem.. kimisi vardır böyle edebiyat parçalar..yazar da yazar.Ben de öğrenirsem yazarım bi gün size.Size sunacağım tek şey yapmacıklık ve özenti dışındaki tüm samimiyetimdir.İnşALLAH size de bize de yararlı olur...:)

buyrun şimdi blog zamanı:)

22 Eylül 2007 Cumartesi

Azalara oruç tutturmak davranış eğitimi kazandırır..



Oruç tutan çocuğunuza sadece aç kalmanın değil kötülüklerden de uzak durmanın gerektiğini anlatın. Kötü sözlerden ve davranışlardan uzak durmaya çalışmak, kırıcı konuşmamak, kalp kırmamak, kimseye zarar vermemek oruçlu insanın daha çok önem vermesi gereken özelliklerdir.

Mesela hiç kimse kendisinin arkasından konuşulmasını istemez., fakat buna dikkat edemeyenler çoktur. Çocuğa başka insanların arkasından konuşmanın da oruçlu insana hiç yakışmayan bir davranış olduğunu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden örnekler vererek anlatmak gerekir. Oruçluyken bu hususlara dikkat eden kişi başka zamanlarda da bunu yapma alışkanlığını kazanmaya başlamış olur. Oruç bu anlamda bir davranış eğitimidir. Bizi iyiliklere doğru alıştırma yapma fırsatı sağlar

RAMAZAN'daki hedeflerimiz neler olmalı?



Ramazan’daki hedeflerimiz neler olmalı?
Bir Müslüman olarak rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ı en verimli şekilde geçirebilmek için kendimize şu hedefleri belirleyelim:

Çok Kur’an-ı Kerim okumak ve hatim indirmek.
Teravih namazını 20 rekat olarak cemaatle camilerde kılmak.
İftar saatlerinde ümmeti Muhammet için çok dua etmek.
Oruçlarımı mutlaka sahura kalkarak tutmak ve sahur vakitlerini dua, namaz ve Allah’ı zikirle çok iyi değerlendirmek.
Öğrencilere, komşularımıza ve akrabalarımıza iftar vermek.
Sadaka, burs, bağış ve yardımlarımızı bu ayda biraz daha artırmak.
Allah’ın isimlerini bolca zikretmek.
Gıybet, su-i zan, yalan, dedikodu gibi günahlardan uzak durarak orucumuzu lekelememek.
Ramazan’ımızı bereketlendirmek için fitremizi fazlasıyla vermek.
Çevremize hayırhâh olup bu ayda kalplerin de yumuşamasını fırsat bilerek din-i mübin-i İslam’a hizmet adına daha fazla şeyler yapmak.
Hayır ve hasenat sahiplerini yeni bir nesle sahip çıkma adına çeşitli hayırlara kanalize etmek.
Kötü huy ve alışkanlıklarımızı bu rahmet ve bereket ayında tamamen terk etmeye çalışmak.
‘Ramazan tebrik ziyaretleri’ adı altında tanıdık tanımadık herkese ziyaretlerde bulunmak.
‘Her gece Kadir Gecesi olabilir’ mülahazası ile Ramazan özellikle son 10 geceyi çok dinç olarak ibadet ve dua ile değerlendirmek

ORUCUN FARZ OLUŞU...


“Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 2/183) ayeti ile “O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki insanlığa bir Rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.” (Bakara 2/185) ayeti orucun İslam dininde farz olduğunu anlatmaktadır.
Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Peygamber Efendimiz’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmek, namazı kılmak, zekât vermek, Ramazan orucu tutmak, gücü yetenler için Beytullah’ı ziyaret etmek.” (Buharî, İman 1; Müslim, İman 20; Tirmizi, İman 3)
Orucun farz olduğunu bildiren diğer bir rivayet de şudur:
“Saçı başı dağınık bir adam Peygamber Efendimiz’e gelerek: “Ya Resûlallah! Bana Allah’ın üzerime oruç olarak neyi farz kıldığını haber verir misin?” dedi. Peygamber Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ramazan ayını (orucunu) farz kıldı.” Adam: “Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz: “Hayır, ancak kendiliğinden nafile olarak yaparsan bu müstesnâ” buyurdu. Adam, bundan sonra sorularına devam ederek: “Allah’ın bana farz kıldığı zekâttan haber ver” dedi. Peygamber Efendimiz ona İslâm’ın gösterdiği yolları ve esasları anlattı. Bundan sonra adam şöyle dedi: “Sana ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden ne fazla ne de eksik yaparım.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Eğer doğru söylüyorsa, bu adam kurtulmuştur, (yahut başka bir rivayette de) cennete gidecektir.” buyurdu. (Buharî, İman 3; Savm 1; Müslim, İman 8, 9; Ebu Davud, Salat 1; Nesâi, Salat 4)

ŞÜKRETMEMİZ GEREKEN NE ÇOK ŞEY VAR...



Yaratıkların bütününü bir ağaca benzetirsek, bu ağacın meyvesi insandır. İnsanın meyvesi Müslüman’dır. Müslüman’ın meyvesi, şükürdür. Birisi bizim için gitse, bir kilo meyve alıp getirse ne kadar çok seviniriz. Mutluluğumuzu ve memnuniyetimizi o şahsa belli etsek, “Ne kadar iyi düşünmüşsün, beni sevindirdin” desek adam düşünür, “Arkadaşımın hoşuna gitti. Yine alayım da, yine memnun olsun” der; o da birini memnun etmenin sevincini yaşar.
Allah da böyle… “Kulumun hoşuna gitti, biraz daha vereyim.” der.
İnsanlar genelde ellerindeki nimetlerin farkında olmaz. O nimet onlara hep verildiği için, ünsiyet oluşur. Yani insan, nimeti göre göre o nimetin varlığına alışır. Bu çok tehlikeli bir durumdur.
Mesela her gün güneş doğup batıyor, bu düzene alışmışız. Güneşin doğup batması bizim için önemli değil.
Fakat bir gün güneş doğmasa?
Nefes alıp vermeye alışmışız. Nefesimiz göğsümüzde düğümlense perişan oluruz.
Alışkanlıklar pek çok nimetin üstünü örtüyor. Bu sebepten Allah, alışkanlıklarımızı zaman zaman bozuyor. Ramazan bunun en güzel örneği…
Gerçekler mukayese ile anlaşılır. Ramazan’da nefsiyle mücadele edenler, yokuş çıkan adama benzer. Yol yokuş, yük ağır… Yorgun düşüyoruz, dizlerimiz titriyor. Amma biliyoruz ki, cennete gitmenin yolu, ibadetlerdeki zorluğa katlanmaktan geçer.
Memnuniyetle yapan bilir ki, Allah’a itaat etmek, zevklerin en büyüğüdür. Bu zevkin sırrı, Allah’a muhatap olmaktır.
Alışmak, insanı nankörlüğe götürür. Nankörlük, verilen nimetin kıymetini bilmemektir. En güzel yerlerde en büyük günahların işlenmesi nankörlüktür. Sağlıklı insanların sağlığıyla, zengin insanların malıyla harama koşmaları nankörlüktür.
Şükretmek için, insan olduğumuzun farkında olmak lazım evvela… Kuşlar şükrediyor mu? Kuş, dala konar, istediği meyveden istediği kadar yer; uçar gider… Müslüman’a kuş gibi hareket etmek yakışmaz. Meyveyi yerken meyveleri yaratanı, o meyveleri bize ikram edeni, yeryüzünü bir sofra gibi önümüze kuranı, midemizi yaratanın, midemizin ihtiyaçlarını da yarattığını düşünüp, şükretmek Müslüman’a yakışan bir haldir. Kuşun beyni, nimetlerin kıymetini anlamaz. Allah insana öyle bir beyin vermiş ki, nimetlere bakar, nimeti vereni anlar. Anlamaması nankörlüktür.
Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Âlem-i İslam aç iken, telezzüz haramdır.” Öbür tarafta Müslümanlar açlıktan kıvranırken, lezzet peşinde koşmak haramdır. Şükretmek, Allah’tan yenisini istemektir. “Allah’ım bu nimet çok güzel, yine ver” demektir.

14 Ağustos 2007 Salı

ASKIDA KAHVE...


İtalya'da Venedik'in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar'da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri barmene, "iki kahve, biri askıda!" dedi; iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da "Üç kahve, biri askıda" dediler; Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Bermen "askı"ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve Barmen'e "Askıdan bir kahve!" dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen'se, duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu günün sonunda, gözlerimizi yaşartan bir "İtalyan toplumsal terbiyesi" öğrendik: Bir Venedikli için yaşamsal olmasa da, kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır. Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar; kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul edenler de daha huzurlu! Yardım eden ile alan arasında, bu cafe-bar'daki garson gibi köprü görevi yapan kişilerinse, güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için, askıda kahve olduğunu belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görülebilen bir yere asmaksa, bu olgunun zarif bir bölümü...

Yakub’un gözbebeğinde s/aklanır uykuların hepsi...





Evvela, zor bir cümleyi okumaya hazırlayın kendinizi: “Düşündüklerimizin ve eylemlerimizin alanı, farkına varamadıklarımızla sınırlıdır ve farkına varamadığımızın farkına varamadığımız için farkına varamamanın düşüncelerimizi ve eylemlerimizi nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar bunları değiştirmek için bir şey yapmayız.
İlk okumada anlamanızı beklemiyorum bu cümleyi. Ben de defalarca okudum, yazıldığı yerde altını çizdim. Neredeyse, beş yıldır zihnimi tırtıklayıp duran bu cümlenin anlamını sizin zihninize de emanet ettim artık. Artık uykusuz kalabilirsiniz! Cümle, anti-psikiyatri akımının öncüsü olarak tanıdığım R. D. Laing’e ait. Daniel Goleman’ın Hayati Yalanlar, Basit Gerçekler (Arıon Yayınevi) adıyla Türkçeye çevrilen kitabında geçiyor. (Cümlenin tercümesi için Betül Yanık epey uğraşmış olmalı, çünkü tam olarak çevrildiğinde bile zihne oturmakta zorlanıyor.)
Farkına varmadığınız ama var olan çok şey var; ama siz sırf farkına varmadığınız için onlarsız düşünüyor ve onlar yokmuş gibi eylemde bulunuyorsunuz. Onların varlığı düşüncelerinizi ve eylemlerinizi etkilemiyor; çünkü onlar sizin için yok. Farkına varamadıklarınızı yok bildiğiniz için, farkına varamadıklarınızı dışarıda bırakan kendi farkındalık alanınızda pek rahatsınız, dilediğiniz gibi düşünüyor, dilediğinizi dilediğiniz biçimde kanıtlıyor, sık sık haklı çıkıyor, sizi haksız görenleri “ben dememiş miydim?” benzeri uyanıklık ifadeleriyle haşlıyorsunuz. Sizi uyandırmak isteyenler ise farkına varamadığınız şeylerin farkında ama bunları size fark ettiremiyor ya da fark etme yeteneğinizin ve niyetinizin olmadığını acıyla görerek susuyor. Tıpkı, uyuyan birinin başını bekleyen uyanık biri gibi bekliyor farkındalığınızın yanı başında. Uyurken rüya gördüğünüzü de fark ediyor, yüz şeklinizin rüyanıza göre sık sık değiştiğini, kâbus görüp bağırdığınızı duyuyor, yüzünüzün gerildiğini, vücudunuzun kasıldığını görüyor; ama belki sadece tebessüm ediyor. Nasılsa uyanacağınızı, uyanınca gördüğünüzün sadece rüya olduğunu fark edeceğinizi biliyor. Ama siz rüya görürken gerçeği görüyorum sanıyorsunuz. Ama uyanık olan, uykuda olduğunuzu, rüya gördüğünüzü, uyanınca “kötü bir rüya” gördüğünüzü söyleyerek boş yere korktuğunuzu fark edeceğinizin farkında. Sizin farkında olmadıklarınızın farkında olan kişi, sizin farkında olmadıklarınızın farkında olmamanız nedeniyle kendinize göre bir “gerçek”iniz olduğunun farkında olan kişi, düşündüklerinize, gördüklerinize, görüşlerinize ve yaptıklarınıza karşı kendinden emin bir suskunlukla karşılık verir. Sizin bağırmanızı ciddiye alıp o da bağırmaz. Korktuğunuzdan korkmaz. Ağlamanızdan etkilenip ağlamaya kalkmaz. Sizi güldüren onu güldürmez. Sizin için en hayırlı olanı bilir ve bekler. Uyanmanızı bekler yahut sizi dürtüp uyandırır. Uyanınca, ilk defa, yukarıdaki uzunca sözün benzerini söylerken bulursunuz kendinizi: “Farkında olmadıklarımın farkında olmadığım için boş yere üzülmüşüm (ya da sevinmişim), farkında olmadıklarımın da var olduğunun farkında olmadığım için kendimi rüyaya kaptırmışım, rüyayı gerçek saymışım...”
Bu kadar karmaşık şeyi niye mi anlattım? Yusuf Kıssa’sını [yani Yusuf Sûresi’ni] bir de Yakub’un [as] yanından okuyalım diye... Kıssanın en başında, “Bu rüyanı kardeşlerine sakın anlatma!” diye Yusuf’u [as] uyarır ki, Yusuf’un uyandığı halde içinde kaldığı uykudan da haberdar bir uyanıktır Yakub [as]. Yakub [as] kardeşlerinin Yusuf’a kuracağı tuzak konusunda da uyanıktır: “Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.” Yusuf’un [as] onu bir kurt kaptı diyerek sahte kanlı gömleğini getirdiklerinde de, bir kurdun bir gömleği yırtmadan kana bulayamayacağını düşündürtemeyen “uyku”larından uyandırmaz o sözde “uyanık”ları. Ama kıskançlıkla ve hasetle düştükleri “uyku”yu/”gaflet”i bilir. Nefislerinin sözde uyanıklığının onları sürüklediği “rüya”yı/ “görüş”ü görür: “Aksine, nefisleriniz size [kötü] bir işi güzel gösterdi.” Bu söz, Yakub’un [as] uyanıklığının göstergesidir ve bu yüzden diğerlerini kendi uykularına bırakıp uyanıncaya kadar beklemeye niyetlenir: “Artık [bana düşen] hakkıyla sabretmektir.”
Bu sabrı yüzünden, kıssa boyunca olup biten her şeyi bir Yakub [as] suskunluğu ve bekleyişi kuşatır. Örneğin, en başında, ne oğullarına bir uyarı yapar ne de Yusuf’u[as] aramaya kalkmak gibi bir eylemde bulunur. “Sabr-ı cemîl”le, “güzelce bir sabır”la susar ve bekler. Sabredemeyenlerin göremediği güzellikleri gören birinin sabrıyla susar. Sabredemeyenlerin hiç ummadığı hayırları uman birinin bekleyişiyle bekler. Uyuyanların uyanmasını bekleyen uyanıkların yaptığını yapar. Susar ve bekler. Farkına varamadıklarının farkına varamayanların, farkına varamadıkları için farkına varamamanın düşüncelerini ve eylemlerini nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar bunları değiştirmek için bir şey yapmayacağının farkında olarak, bir şey yapmaz, bir şey söylemez. Bekler, susar.

KAZA VE KADER DEĞİŞİR Mİ?


Kaza ve kader Allah dilerse değişir. Kader, Allah'ın takdiri, kaza ise bunun infazı demektir. Bazen ilahi atâ kazayı bozabilir ve Allah hükmünü infaz etmez. Mesela Cenab-ı Hak bir kavme helak takdir buyurur ve bunu o kavmin miskinliğine, ataletine, uyuşukluğuna ve ubuduyeti terk etmesine bağlar.
Hz. Yunus'un kavminde olduğu gibi birden bire bu kavimde me'mulün (umulanın) üstünde bir hal zuhur eder ve o hâl ilahi teveccühe vesile olur.
Hz. Yunus Ninova'ya peygamber olarak gönderilir. Kavmi ona isyan eder. Hz. Yunus da onların başlarına gelecek olan belanın reşehatı belirince onlardan ayrılır ve başka bir yere gitmek üzere oradan uzaklaşır. (Gerisi, gemi, balık vs.) Ardından halk işin ciddiyetini anlayınca -büyük bir zatın beyanına göre- "Subhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber velâ havle velâ kuvvete illa billahi'l-aliyyi'l-azim" tesbihini okumaya başlar. Cenab-ı Hak da o belayı onların başından def eder. Aslında bu kavim müstesna, hiçbir peygamberin kavminin başına gelen bela def edilmemiştir. Kur'an'ın nassıyla sadece Hz. Yunus kavminin başına gelecek olan bela gelmemiştir. (Bkz. Saffat, 37/148) O toplumun Allah'a olan bu teveccühü sayesinde, Cenab-ı Hak da onlara atâsıyla muamele etmiştir. Atâ kazanın infazını önlemiş ve kaza da kadere tesir ederek ekstra bir teveccüh gösterilmiştir.
Bazen de inanmış sinelerin lehinde güzel bir şey takdir edilir. Mesela, Allah (celle celâluhu) ümmet-i Muhammed için bir ferec ve mahreç takdir buyurur. Ama o, bu takdir ve bu ferec ü mahreci ümmet-i Muhammed'in her türlü siyasi ve gayr-i siyasi klik mücadelelerinden vazgeçerek tam bir vahdet temin ve tesisiyle tevfik-i ilahiyi vifak ve ittifaklarıyla istemeye bağlamıştır. Yani Allah, adeta, "Siz ittifak ederseniz, ben de tevfikimi refik kılar, size ferec ve mahrec ihsan ederim." demiştir. İnsanlar, bu şarta riayet etmez, siyasi, gayr-i siyasi mücadeleleri sürdürürler. Cenab-ı Hak da, onlar hakkında böyle bir şarta bağladığı tevfikini refik etmez. Bu defa da infaz edilecek kaza infaz edilmemiş olur. Bunlara muallak kader ve kaza da denir.
Evet kaza ve kader mevzuunda böyle değişmeler olabilir. Ancak bu değişmeler, ilm-i ilahide değil, toplum veya fertlerin şahsî levh-ü mahv ve ispatlarında cereyan etmektedir. Levh-i mahfuz-u hakikatta, yani ilm-i ilahinin tecelligahı olan imam-ı mübinde herhangi bir tebeddül vâki ve vârid olmamaktadır.

26 Haziran 2007 Salı

MESAJ ...

ELİF GİBİ YALNIZIM,NE ESREM VAR NE ÖTREM.NE BENİ DURDURAN BİR CEZMİM NE BANA BEN KATAN BİR ŞEDDEM VAR,NE DE ELİMİ TUTAN BİR HARF,NE ANLAM KATAN BİR HAREKEM, KALAKALDIM SAYFALAR ORTASINDA. İŞTE BEN GİBİ SEN GİBİ...
BİR OKUYAN BEKLEDİM, BİR HIFZEDEN BELKİ...GÖLGESİNİ İSTEDİM BİR DOSTUN,MED GİBİ...SIZIM ELİF SIZISI...

7 Haziran 2007 Perşembe

DUA...



Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. (Araf Suresi, 55-56)


Allah'ın tüm insanların Rabbi olduğu gibi sizin de Rabbiniz olduğunu, hayattaki en büyük dostunuzun ve dayanağınızın Allah olduğunu, herşeyi öncelikle Allah'tan dilemeniz gerektiğini unutmayın.Dua, insanı Allah'a samimi olarak yakınlaştıracak önemli ibadetlerden bir tanesidir. İnsanların tamamı duaya muhtaçtır. Ne var ki müminler için dua hayatlarının ayrılmaz ve doğal bir parçasıyken, diğer insanlar için ancak büyük zorluklar altına girince, hayati tehlikelerle karşı karşıya kalınca hatırlanan bir kurtuluş yoludur. Elbette ki sadece çıkarlar söz konusu olduğunda edilen dua Allah Katında makbul karşılanmayabilir. Çünkü asıl güzel olan hem rahatlıkta hem de zorlukta kısacası insanın her anında Allah'tan yardım istemesidir. Çünkü dua eden kişi Rabbimize karşı acizliğini, Allah dilemeden hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlamış demektir. Dua beraberinde Allah'a teslimiyeti de getirir. Dua eden insan karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü olayda, kainatın yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ı vekil edinmiş demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi Allah'a dayandığını bilmek, tüm işlerinde Allah'ı vekil edinmek ve sadece O'na dua etmek, mümin için ferahlık ve güven kaynağıdır.Ama elbette burada yanlış bir anlayışı da vurgulamak gerekir. Bir insanın tüm işleri için Allah'a dua etmesi demek, hiçbir şey yapmadan oturup beklemesi anlamına gelmez. Kişi karşılaştığı herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilip bunun rahatlığını yaşamalı, ama aynı zamanda Allah'ın kendisine çözüm olarak gösterdiği sebepleri de en güzel şekilde uygulamalıdır. Allah'a gerçekten samimi dua eden bir kişinin, O'nun koyduğu kurallara göre fiili duasını da yapması gereklidir. Burada fiili dua, kişinin herhangi bir arzusuna ulaşmak için elinden gelen herşeyi en fazlasıyla yapmasını ifade eder. Örneğin hasta olan bir insanın doktora gitmesi, ilaç içmesi, kendine dikkat etmesi iyileşmek için yaptığı fiili bir duadır. Bununla birlikte insanın tüm bunları yaparken Allah'ın kendisine şifa vermesi için istekte bulunması da sözlü bir duadır. Bu yüzden fiili dua sözlü dua ile birlikte yapılması gereken temel ibadetlerdendir.Duanızda gerçekten samimi olmayı, içten bir ihtiyaçla Allah'a yönelmeyi unutmayın. Çünkü Allah insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen ve işitendir. Ve dua Allah'a ulaşabilmenin en kolay yoludur. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah'tan gizli kalmaz. Ancak insanların çoğu Allah'ın tüm dualara, isteklere şahit olduğunun farkında değildirler. Onlar sanırlar ki, dua ettiklerinde Allah bazılarını işitiyor, (Allah'ı tenzih ederiz) bazılarını da işitmiyor veya işitse de cevap vermiyor. Bu son derece yanlış bir düşüncedir. İnsanın içinden geçen her düşünceye, diliyle ifade ettiği her isteğe Allah şahittir ve karşılık verir. Nitekim Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir:Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)O halde unutmayın ki samimi olarak Allah'tan bir istekte bulunmak için insanın sadece düşünmesi yeterlidir. İşte Rabbimiz olan Allah'a ulaşmamız bu denli kolaydır.İnsan yaratılışı gereği aceleci bir varlıktır.


Nitekim bu yüzden Kuran'da Allah "İnsan aceleci yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin." (Enbiya Suresi, 37) ayetiyle insanın bu yönünü bildirir. İnsanın bu aceleciliği zaman zaman dualarına da yansıyabilir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dua ettiği zaman hemen duasına karşılık verilmesini ister.Oysa bilmelisiniz ki sizin için neyin hayırlı olduğunu bilen Allah'tır.


"Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) ayeti insana bunu haber verir. Bu nedenle insan Allah'tan bir şey istediğinde, takdiri O'na bırakmalı, O'ndan her şartta razı olarak sabırla beklemelidir. Belki dua ederek talep ettiğiniz şey size bir hayır sağlamayacaktır, bu nedenle Allah onu size vermemektedir. Belki de o hayra ulaşmanız için belirli bir olgunluğa kavuşmanız, bunun için de belirli bir süre eğitilmeniz gerekmektedir.

Belki Allah size daha da hayırlı bir başka nimet verecektir, ama sabrınızı ve sadakatinizi denemektedir..

5 Haziran 2007 Salı

Biz Hangi Kapıdayız?



TASAVVUF'TA 4 KAPI VARDIR

1- Şeriat Kapısı

2- Tarikat Kapısı

3- Marifet Kapısı

4- Hakikat Kapısı


Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.


Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş; "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."


Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.


Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....

- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.

- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...


Mevlana

AĞLAYAN SECCADE




Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene. Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır… Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu. Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle
-İnleyen sen miydin?
-Evet dedi seccade
-Niçin ağlıyorsun?
Seccade yine içe işleyen bir sesle:
- Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!
- Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam.
Seccade:
- Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir.
- Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye
- Ağlarım çünkü Allah’ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın.
-Beni rahat bırak deyip döndü adam. Seccade devam etti.
- Ey Allah’ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah’ın çağrısına neden icabet etmezsin!!! Adam iyice sıkılarak:
-Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.
- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu.
- Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun.
Adam iyice öfkelendi:
-Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;
-Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. “Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek”, “ Ve yine O güzel insan “Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider.” Ve nihayet “Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi…” Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;
-Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi..
Seccade:
-Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.
-Yarın inşallah , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam. Seccade son bir ümitle ;
-Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir. Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allah’ın Kulu! Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu.
-Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!! Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip atar, farkında olmadan.
VE KİM BİLİR BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR...

24 Mayıs 2007 Perşembe

Haramı gizli tutmak

SORU: “İşlenen bir haramı anlatmak dînimizce câiz midir? Günahların örtülmesi için kişi böyle bir suçunu gizlemesi mi gerekir? Yani kul kendi vicdânında mı tevbeye sarılmalıdır? Yoksa kul, ‘Ben şöyle bir suç işledim. (Belki istemeyerek) cezâsını bana uygulayın.’ diyebilecek güvenilir bir kimseyi mi aramalıdır? Doğru olan hangisidir?”

Günahlar, kulun Rabbi ile rabıtasına sınır koyan parazitlerdir. Kulun, Yüce Yaradanı ile görüşmesinin sağlıklılığı, bu parazitleri hayatından temizlemesi ile yakından alâkalıdır.
Bir yakınınızla telefon görüşmesi yaptığınızı farz edelim. Araya bir parazit girdiğinde, nasıl görüşmeden bir şey anlamıyorsunuz ve görüşmeyi yarıda kesip önce parazitin giderilmesine çalışıyorsunuz... Veya bir tv kanalını izlerken araya parazit girip, görüntü ve ses kaybolduğunda, nasıl kanalı izlemeyi bırakıp, önce sesin ve görüntünün netliğini sağlıyorsunuz.
Fizik âleminde defalarca yaşadığımız bu hâdise, mânevî âlemde Rabbimizle olan ilişkilerimizde daha öncelikli olarak söz konusudur. Mânevî âlemin parazitleri günahlardır, haramlardır, Allah’ın yasak kıldığı davranışlardır, dînimizin nehyettiği hareketlerdir, vicdanımızın mahkûm ettiği suçlardır.

Günahlar, haramlar ve Allah’ın yasakladığı davranışlar konusunda bize ilk hesap soran vicdanımızdır. Allah nezdinde bizi en çetin sorguya çeken kurum vicdanımızdır. Vicdanımızın sorgusu karşısında temize çıkabilmek ise tövbenin tâ kendisidir. Temize çıkmadığımız sürece vicdanımız bize baskı yapmaya ve bizi kınamaya devam eder.

Kulun tövbekâr sayılması için kendi vicdanında, yani kendi özünde ve içinde günahlarına karşı pişmanlığa ve tövbeye sarılması en önemli şarttır ve yeterlidir. Günahlarını başka bir kurumun veya kişinin önünde sayıp dökmeye gerek olmadığı gibi, böyle bir davranış tevhid inancı ile de bağdaşmaz. Çünkü Allah’tan başka hiç kimse günahlara tövbeyi kabul veya red konusunda ya da günahlara cezâ takdir etmek hususunda yetki sahibi değildir.

Kul hakkını içeriyor olmadıkça günahlar şahsîdir ve kul ile Rabbi arasındadır. Kul hakkını içeriyor olması halinde ise günah, yalnız hakkı zedelenen kul ile hakka geçen şahıs arasında bir meseledir ve üçüncü şahıslar açısından yine gizlilik taşır.

Yani günahları; 1- Kul, 2- Allah, 3- Hakkı çiğnenen kuldan başka diğer şahısların bilmesine gerek yoktur. Günahların özünde “gizlilik” esası vardır ve bu korunmalıdır. Allah’ın “Settâru’l-uyûb” ismi günahları gizlemek istemektedir. Af yolunun açık kalması için günahların gizli kalmasına şiddetle ihtiyaç vardır. İnsanın kusur ve günah işlemeye kabiliyetli bir fıtratı bulunduğunu1 beyan eden Üstad Saîd Nursî Hazretleri, Cenâb-ı Hakkın Settâr ve Gaffâr isimlerinin kusurlar ve günahlara karşı bir siper hükmünde bulunduğunu; yalnız Kendisine sığınıldığında Cenâb-ı Hakkın günahları örttüğünü, gizlediğini ve bağışladığını kaydeder.2Âdil mahkemeler, kamuyu ilgilendirmeyen suç ve günahların peşine düşmezler. Günah veya suç bir veya birden fazla kişinin hakkı ve hukûku ile ilgili bir alanda işlenmiş ise, mahkemeler elbette suçluyu yargılamak ve mâsumları korumak için harekete geçerler. Adâletin sağlanması için bu gereklidir ve bu ayrı bir meseledir. Kişinin mahkemeye karşı suçunu itiraf etmesi bu bakımdan bir fazîlettir ve bu da bir nevî tövbe hükmündedir.
Fakat, kişi başkasını ilgilendirmeyen günahlarını gizlemeli, günahlarını yaymaktan kaçınmalı ve günahlarına kendi vicdanında tövbe etmelidir. Günahları ile övünmek ise haramdır.

Hz. Vahşi Kimdir?






Vahşî, Hz. Hamza’nın Bedir savaşında öldürdüğü Tuayme’nin kardeşinin oğlu olan Cübeyr bin Mutim’in kölesi idi. Habeşli olduğu için, el ile ok ve mızrak atmakta usta idi. Uhud savaşında, Cübeyr buna demişti ki: Hamza’yı öldürürsen seni azat ederim! Daha o zamanlar müslüman olmakla şereflenmemiş olan Ebu Süfyan’ın hanımı Hind de, babasının ve amcasının intikamı için, Vahşî’ye mükâfat vâd etmişti. niçin lanet etmiyorsunuz Vahşî, Uhud’da taş arkasına pusuya girip, yalnız Hz. Hamza’yı gözetirdi. Hz. Hamza sekiz kâfiri öldürüp, saldırırken, Vahşî mızrağını atarak, onu şehit etti. Sonra, gidip durumu Hind’e haber verdi. Hind sevinip üzerindeki zinetlerin hepsini Vahşî’ye verdi. Daha da vereceğini söyledi. Uhud savaşında Peygamberimiz birkaç kâfire bedduâ etmişti. “Vahşî’ye niçin lanet etmiyorsun” dediklerinde, buyurdu ki: Miracda, Hamza ile Vahşî’yi kolkola, birlikte cennete girerlerken görmüştüm Hicretin sekizinci yılında, Mekke fethedildiği gün, Vahşî, Mekke’den kaçtı. Bir zaman uzak yerlerde kaldı. Sonra pişman olup, Medine’de mescide gelip, selam verdi. Resulullah efendimiz selamını aldı. Vahşî dedi ki: - Ya Resulallah! Bir kimse Allaha ve Resulüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günah işlese, sonra pişman olup temiz iman etse, Resulullahı canından çok seven biri olarak, huzuruna gelse, bunun cezası nedir? Resulullah efendimiz buyurdu ki: - İman eden, pişman olan affolur. Bizim kardeşimiz olur. - Ya Resulallah! Ben iman ettim. Pişman oldum. Allahü teâlâyı ve Onun Resulünü herşeyden çok seviyorum. Ben Vahşî’yim. Resulullah efendimiz, Vahşî adını işitince, Hz. Hamza’nın şehit edilmiş hâli gözünün önüne geldi. Ağlamaya başladı. Vahşî, öldürüleceğini anlayarak kapıya yürüdü. Eshab-ı kiram kılıçlarına sarılmış, işaret bekliyordu. Vahşî, “Son nefesimi alıyorum” derken, Cebrail aleyhisselam geldi. Allahü teâlâ buyurdu ki: - Ey sevgili Peygamberim! Bütün ömrünü puta tapmakla, kullarımı bana düşman etmeye uğraşmakla geçiren bir kâfir, bir kelime-i tevhid okuyunca, ben onu affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşî’yi niçin affetmiyorsun? O pişman oldu. Şimdi sana inandı. Ben affettim. Sen de affet! Herkes, "Öldürün!" emrini beklerken, Resulullah efendimiz buyurdu ki: - Kardeşinizi çağırınız! Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Peygamber efendimiz Vahşî’ye, “affolunduğunu” müjdeleyerek buyurdu ki: - Fakat, seni görünce dayanamıyorum, elimde olmadan üzülüyorum. Hz. Vahşî, Resulullahı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. Aynı mızrak ve okla yalancı peygamber Müseyleme’yi öldürdü ve büyük hizmet etti. Hz. Osman zamanında vefat etti.

İLAHİ İNAYET...


Hava alanına geldiğinde, uçağın kalkmasına daha bir saat vardı. Heyecan ve endişeyi bir arada yaşıyordu. İlk defa uçağa bineceği için çok heyecanlıydı. Dilini bilmediği ve ülkesinden kimsenin bulunmadığı bir memlekete gidiyordu. Acaba bu şartlarda vazifesini yerine getirebilecek miydi? Her şeye rağmen tevekkül içindeydi. Yolcuların yerlerini almaları için anons yapılıyordu. Kendisini uğurlayan arkadaşlarıyla kucaklaşıp "Allah'a ısmarladık" dedi. Hızlı adımlarla ilerleyip uçaktaki yerine oturdu. İçi içine sığmıyor, gideceği yerle alâkalı çeşitli tahminlerde bulunuyor; karşılaşacağı insanları, coğrafyayı, iklimi ve en önemlisi muhtemel problemleri düşünüyordu. Uçakta farklı milletlerden birçok insan vardı. Uçak bulutların üzerine çıkmış, aşağısı pamuk yığını gibi gözüküyordu. Bir müddet pencere kenarından dışarıyı seyretti, ancak manzara hep aynıydı. Çantasından kitabını çıkarıp okumaya başladı. Bir süre sonra, yanında oturan bayanın, okuduğu kitaba baktığını fark etti. 'Acaba bu kadın Müslüman mı?' diye düşündü. Nihayet ilk konuşan, kadın oldu. İngilizce:- Efendim, okuduğunuz kitabı merak ettim, ne olduğunu anlatır mısınız?- Bu Cevşen isimli bir dua kitabıdır. - Dedemin böyle bir kitabı vardı, yazılarının şekli bana dedemi hatırlattı da merak ettim.- Dedenizi ne kadar hatırlıyorsunuz?- O vefat ettiğinde çok küçüktüm. Ondan kalan bir şey hatırlamıyorum; fakat okuduğu kitaptaki yazılar, okuduğunuz kitabın yazılarına benziyordu. - Siz Türkiye'ye niçin gelmiştiniz?- Gelişimin en önemli sebebi tarihten gelen münasebetlerdir.- Efendim kendimi tanıtmadım özür dilerim. Ben Cemil, eğitimciyim.Bu tavır, kadının çok hoşuna gitmişti.- Benim adım da Tamara. Eğitim bakanlığında müşavirim.Cemil biraz rahatlamıştı, diyalog kurabileceği birisiyle yan yanaydı. Tamara'nın derdi ise, Cemil'in okuduğu kitabın 'Müslümanlara ait bir kitap mı?' olduğunu öğrenmekti. Tahminini açık yüreklilikle dile getirdi.— Siz herhalde Müslümansınız.— Evet efendim.— Demek ki dedem de sizin dininizdenmiş. Yıllar sonra dedesi ile aynı kitaba inananları görmek, onu çok mutlu etmişti. Cemil ise bilmediği bir ülkeye giden bir insanın, daha yolculuğun başında, açık bir şekilde kalbine Allah'ın inşirah vermeye başladığını hissediyordu. Tamara'yla dünyadaki yapılanmalar, Türkiye'nin dünya üzerindeki konumu, iki milletin birbirlerine bakışları, iki ülke arasında dostluğun nasıl temin edileceği gibi konular üzerinde konuştular. Cemil bu fırsatı kaçırmamalıydı.— Efendim, iki millet arasında diyaloğu kalıcılaştıracak bir eğitim modeli olmalı değil mi?— Tabii, eğitim her şeyin başı. Bu işin devamlılığı iyi yetişmiş fertlerle olur. Fakat bu nasıl sağlanacak? İki ülke arasında iletişimi sağlayacak konsolosluklar bile açılmadı hâlâ.— Doğru söylüyorsunuz; ama her şeyi devletten beklememek gerekir. O ülkelerin insanları bu işte koşturmalı, bazı işleri de milletleri adına onlar üstlenmeliler.Tamara işin bu kısmını anlayamamıştı. Onlar bugüne kadar bütün hizmetleri devletten görmüşlerdi. - Şimdi sizin niyetiniz bu söylediğiniz şeyleri gerçekleştirmek mi?- Evet, ama bu devletinizin göstereceği kolaylığa bağlı.Tamara, kendisine iş düştüğünü anlayınca sevinçle:- Memnuniyetle, ben de size yardımcı olurum. Zaten eşim de eğitim bakanlığında çalışıyor. Sizi onunla da tanıştırırım, ayrıca benim nazarımda ayrı bir yeriniz oldu. Sevgili dedemle aynı dinden olmanız yardımcı olmam için yeterli sebeptir.Cemil o kadar sevinmişti ki, dünyaları ona verselerdi bu kadar memnun kalmazdı. Tamara sözünü tekrarladı ve Cemil'in gönlüne âdeta su serpti:— Ben her konuda size yardımcı olacağıma söz veriyorum. Hatta siz düşündüğünüz şeyleri yapana kadar benim misafirim olacaksınız. Okulu açtığınızda ilk öğrencileriniz de benim çocuklarım olacak.Bu jest karşısında Cemil ne diyeceğini, nasıl hareket edeceğini şaşırdı. Uçak hava alanına indiğinde, yolcuları karşılamaya gelenler arasında Tamara'nın eşi ve iki çocuğu da vardı. Tamara eşiyle Cemil'i tanıştırdıktan sonra, Cemil'in geliş maksadını ona yardımcı olmaları gerektiğini anlattı. Eşi de, çok memnun kaldığını, böyle önemli bir işe öncülük yapacağından dolayı sevindiğini ifade etti.Cemil; Tamara ve onun eşiyle tanıştıktan sonra yolculuğun başındaki tereddütleri ortadan kalkmıştı. En büyük yardımcısı olan Allah, onun samimiyetine karşı Cemil'in önüne oradaki hizmetlerine destek için bir aileyi çıkarmıştı.


alıntı...

ANNE YÜREĞİ


Anneciğim;Adının önüne yakışacak kelime bulamadım. Bütün güzel kelimeleri kullansam da seni ifade etmeye yetmez, biliyorum. Sen benim annemsin. Dupduru imanınla, sıcacık duygularınla tohumlarımı filizlendiren toprağımsın. Ömür ağacım senin toprağında meyveye durdu; dualı nefesin ve çileli gözyaşlarınla olgunlaştı. Dualarınla örülen merdivenlerle aşabildim hayatın yokuşlarını, korkunç uçurumlarını. Senin gözyaşların gül tomurcuklarına benzer. Seherin en sakin köşesinde herkes uyurken dökülür duaya kalkmış yumuşak avuçlarına. Gözlerinden dökülen billur katreler, benim hayatımda çiçeklenir birer birer. Karanlıklarım dualarınla aydınlanır. Ümidim odur ki; yollarımın çamuru, kirlerim, hatalarım, dualarınla arınır. Sen ki; gönül ayağım kaymaya meylettiğinde kilometrelerce öteden bunu hissedersin. Çünkü senin gönlün hakiki muhabbete açıktır. Şefkat pınarlarını yollarımdan çekersen ne olur hâlim?!..Anneciğim;Seni nasıl özlediğimi; karşılıksız, katıksız sevgine nasıl ihtiyacım olduğunu bir bilsen! Âh çocukluğum! Avuçlarımın arasından su gibi akıp giden çocukluğum... Binlerce yitiğimin arasında en paha biçilmez olan, yitip giden çocukluğum...Ve sen anneciğim... Yemeyip yediren, giymeyip giydiren.. benim için saçını süpürge edenim, kokusu güzelim, çilelim...Bazen çocukluğumu ve seni hatırlarım. Böyle zamanlarda içim bir tuhaf olur. Hem tazelenirim, hem insan olmanın ağırlığı altında ezilirim. Ne kadar güzeldi senli günlerim! Kaygısız, tasasız... Sen de, çocukluğum da ne kadar uzaktasınız! Yıllar geçse, ben büyüsem de, her uyandığımda uyanık olurdun. Güneş sen uyandıktan sonra doğardı dâima. Dua ve niyazla ‘Hoş geldin!’ derdin yeni güne. Gündüzlere anahtar olan duanı bitirince, usulca parmaklarının ucuna basarak başucuma gelirdin. Beni uyandırmamak için kapıyı bile kapatmazdın. Menekşe kokulu nefesinde tuttuğun ilâhî güzellikleri yavaş yavaş üzerime üfürürdün. Nefesin dertlerime derman olurdu. ‘Bahtın gündüzler kadar ak, imanın pınarlar kadar duru olsun, ilim ve hilm başına tâc, edep ve haya ömrüne ilâç olsun!’ diye dua ederdin. Sonra, sıcacık bir bûse kondururdun yanağıma. Sanki her bûsende âb-ı hayat gizliydi ve onunla yeşilliği korunurdu yanağımdaki bahçenin.Anneciğim;Sen güldüğün zaman, yüzündeki bütün çizgiler tebessüm ederdi. Sen şefkat ve sevginle, hayatına hiçbir sahteliğin girmesine izin vermemiştin. Mektep-medrese görmemiştin ama, her söylediğin, her endişen gerçekleşirdi. Yaradan hislerine nasıl bir güç vermişti ki, bunun karşısında şaşkına dönerdim. Senin küçük dünyanın merkezinde evin, seccaden ve tesbihin vardı. Ben bu dünyada ne ekmeğin tükendiğini gördüm, ne de sevginin. Çetin geçen yıllar pembe yüzüne nurdan bir çerçeve çizmiştir. Bize yanık sesinle söylediğin ilâhiler, ahenkli Rumeli türküleri hâlâ gönül kubbemde yankılanır durur. İş yaparken söylediğin Rumeli türkülerinde, ‘Kırmızı gülün alı var’ derdin. Çocuk aklımla sorardım: ‘Kırmızıyla al aynı değil mi?’ Sen de, ‘gül var gülden içerü’ derdin. Küçük aklımla bir şey anlamadan, ‘Hani şu söylediğin Süleyman ilâhisi gibi değil mi?’ derdim. Başını hafifçe eğer, tasdik ederdin.Sabrı beline bir kuşak gibi dolamış benim cefakâr anam. Senin ninnilerin ve masallarınla büyüdük. Sevinç ve elemlerin iç içe geçtiği dağdağalı, fırtınalı bu dünya hayatına senin rehberliğinle hazırlandık; bunu şimdi daha iyi anlıyorum. İnan ki benim nur anam, ruhumu kavrayan sesine ne kadar hasretim! Şimdi burada olsan, buz tutmuş hayatımı sıcacık bakışlarınla ve dualarınla eritsen! Kalabalıklardan, kem bakışlardano kadar incindim ki! Ağla! Benim için ve bütün çocuklar için ağla! Çünkü, ağlarsan sen ağlarsın, gerisi yalan ağlar. Saçlarının beyaza döndüğü şu demde beni buralarda bırakıp dönüşü olmayan seferlere çıkma ne olur! Gül yüzündeki ışığın serinliğiyle, göğsündeki şefkat pınarlarıyla, uykulara küsmüş gözlerinle seherlere bizden selâm söyle!

‘Anne yüreği’ Yaradan’ın hediyesidir sana, anne!

İSTANBUL' A MEKTUP


İstanbul, sen yıllarca güzelliğin diğer adı oldun. Yıllar boyunca kaç gamlının yüreğini dağladın, kaç aşık gözyaşı döktü sahillerinde, kaç gönlü kırık Boğaziçi gurublarında şiirlerin yakan girdabına kapıldı? Üsküdar’da, Çamlıca’da, kim bilir kaç hisseden gönül, muhabbete dair fırtınalar yaşadı duygularında?Sen; tarih boyunca bizim, mest eden rüyamız, başkalarının kabusu oldun. Yüzlerce gönül dostu, toprağın altında yeniden filizlenmeyi bekliyor. Yeniden fetih tomurcukları açsın diye, kim bilir kaç şehit efsunlu soluklarıyla dua ediyor?Bu akşam mehtapta garip bir hal var. Kendi karanlığımızda boğulurken dizlerimizde hilali sulardan kurtaracak güç kalmamış. Martılarına söyle; kanatlarına karanlıkları yükleyip ötelere götürsünler.İstanbul; sen bizim için hala, teliyle duvağıyla efendisini bekleyen bir geline benziyorsun. Elinde gül kurusu mendiliyle arz-ı endam eden, hüzünlü, mavi gözlü bir gelin...Ölüm düşüncesi başından eksik olmasa da ürkek güvercinler gibi endişen yeri göğü sarsa da, dünyanın bir an bile aklından çıkarmayacağı, dudağından düşürmeyeceği bir destansın.Sultanahmet’ in ihtişamı karşısında efkar, Ayasofya’ ndan bulut bulut yükselirken, ciğerinin yandığını, koynunda alışık olmadığın günahlar işlenirken içinin parçalandığını biliyoruz.Üzülme nazlı güzel! Başındaki fetih tacı içindeki Fatih sana yeter. Fatih’ in huzurunda utanırken, boynumuzu bükerken, dualarımız hep senin içindi. Sılada oğlunu bekleyen ananın Hakk’a yalvarışı gibi, avuçlarımız senin için açıldı. Şimdi bize en çok yakışan ağlamaktır, biliyoruz. Yarım hatıraları tamamlayacak gücümüz var mı? Avuçlarımıza dökülen gözyaşlarımız,fetih tomurcuklarının açması için yeter mi?Sen de Süleymaniye’nden yükselen ezanlar hürmetine bize dua et, içimizden koparılan çiçeklerimiz tazelensin. Bahar, ufkumuza lalelerle, sümbüllerle tebessüm etsin. Yine alış verişlerde, “Güller alınsın, güller satılsın, gülden teraziler kurulsun.”Bizler hayallerimizin çalındığını yeni farkettik; gemilerine söyle; batan düşlerimizi geri getirsinler.Bizi misafir ettiğin on gün boyunca sana içimizi döktük. Adalarındaki yabancı ellere bakarken kelimelerimiz dudaklarımızda düğümlendi. Mabetlerin, sarıklı mezar taşlarının önünde ruhumuzdan demet demet Fatihalar döküldü. “Seninle gönlümüzde bir yağmur başladı, iplik iplik. Yüreğimize güzellikler doğdu şiirden”.Seni tanıdık, seni yaşadık, seni hissettik...Hüzünlerimiz sevdandan naralar atarken, içimizi ateşlere verirken, hepimizin dudaklarından şunlar döküldü:“Bir gün sabırsızlıkla beklediğin seferdeki efendin dönecek. Biz de döneceğiz. 0 zaman başımız dik, içimiz rahat olacak. Saha rüzgarı gibi içimize eseceksin, yağmur olup gülşenimize yağacaksın ve daima bizim olarak kalacaksın.Allahaısmarladık İSTANBUL.

20 Nisan 2007 Cuma

Namazdaki hareketlerin anlamları


Namazin her bir rüknünün, her bir kisminin ayri ayri hikmetleri bulunuyor. Kiyam da bir anlam ifade ediyor, kiraat da. Kiyamdan sonra rükuya gitmenin de bir hikmeti var, rükudan sonra secdeye kapanip ona en yakin hâle kavusmanin da... Kâinat çapinda icra edilen külli bir ibadetin temsilcisi makamindaki insan kendi vücudunda her an cereyan eden ibadetlerle birlikte canli ve "cansiz" sandigimiz âlemin ibadetlerini de günde bes kez Rabb-i Rahîmi'ne arz etmek durumunda:
1.KIYAM
Önce ayakta dikilip durur (kiyam) ve ellerimizi yukari dogru kaldirip, Allahü ekber (Ancak Allah yüce ve uludur) deriz. Böylece insan, O (cc) müstesna her seyi bir tarafa atip birakmakta ve Onun emir ve iradesine tabi duruma geçmektedir. Kulluk ve kölelik bu sekilde tescil edilir. Böylece ayakta duran tüm varliklarin ibadeti de temsil edilir.
2. RÜKU
Insan, Allahin sanina yakisan övgüler serdettikten sonra bu yücelik karsisinda kendini o derece aciz ve zayif hisseder ki, bunu ifade için öne egilir (rüku), saygi isareti olarak basini alçaltir ve, Sübhane Rabbiyel-Azim(Büyüklük ve azamet sadece Ona ait olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih edip yüceltirim.) der. Mü'min bu haliyle, rükû halindeki tüm canlilarin ibadetini de temsil etmektedir.
3. DUA
Sonra yine dogrularak kendisini bu dogru yola ilettigi için Allaha sükür ve hamdini arz eder. Bir an için Allahin yücelik ve büyüklügü ve kendi hareketinin basitlik ve küçüklügü karsisinda ayakta tefekküre dalip bundan o derece yilgin ve sarsilmis bir hale gelir.
4. SECDE
Secdeye kapanir ve alnini, tevazu ve acizligini tam manasiyla hissederek yere degdirir ve söyle söyler: Sübhane Rabbiyel-Ala (Büyüklük ve Yücelik sadece Ona ait olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih edip yüceltirim).
5. TAHIYYAT VE SELAM
Bu hareketleri bir dizi tekrar etmesinden sonra kisi kendini, arada hiçbir vasita veya araci bulunmaksizin dogrudan dogruya sahsen Allahin huzurunda bulur ve ondan istimdad edip yardim talep eder. Iki varlik karsilastiklarinda daima bu ikisi arasinda bir selamlasma gerçeklestirilir. Iste namazin bir kisminda (tesehhüd kismi) namazini eda etmekte olan Müslüman, Mirac esnasinda Muhammed (sas) ile Allah arasinda teati edilen selamlasma formüllerini aynen tekrar eder: Et-Tahiyyatü lillahi, ves-salavatü vettayyibatü. es-Selamu eleyke eyyuhen-Nebiyyü, ve rahmetullahi ve berakatüh. Es-Selamü aleyna ve alâ ibadillahissalihin (En mukaddes ve en zahidane hürmet ve tazimler Allaha aittir. Ey Nebi sana selam, Allahin rahmet ve bereketi de senin üzerine olsun. (Allahin) selami bizim üzerimize ve Allah karsisinda iyi ve mükemmel hareket eden salih kullarin üzerine olsun!)

18 Nisan 2007 Çarşamba

Denge İnsanı Olmak...

Dünya neye malikse O'nun vergisidir hep,medyun O 'na cemiyyet medyun O'na ferdi,medyundur O masuma bütün bir beşeriyyet..Ya Rab! mahşerde bizi bu ikrar ile haşret...!!
M.Akif Ersoy

http://www.youtube.com/watch?v=My2LvqSKo_o

http://www.youtube.com/watch?v=aDI7qF6Hvxs