BLOĞUMA SAFALAR GETİRDİNİZ...:)

Çok afilli sözler bilmem.. kimisi vardır böyle edebiyat parçalar..yazar da yazar.Ben de öğrenirsem yazarım bi gün size.Size sunacağım tek şey yapmacıklık ve özenti dışındaki tüm samimiyetimdir.İnşALLAH size de bize de yararlı olur...:)

buyrun şimdi blog zamanı:)

14 Ağustos 2007 Salı

ASKIDA KAHVE...


İtalya'da Venedik'in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar'da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri barmene, "iki kahve, biri askıda!" dedi; iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da "Üç kahve, biri askıda" dediler; Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Bermen "askı"ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve Barmen'e "Askıdan bir kahve!" dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen'se, duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu günün sonunda, gözlerimizi yaşartan bir "İtalyan toplumsal terbiyesi" öğrendik: Bir Venedikli için yaşamsal olmasa da, kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır. Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar; kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul edenler de daha huzurlu! Yardım eden ile alan arasında, bu cafe-bar'daki garson gibi köprü görevi yapan kişilerinse, güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için, askıda kahve olduğunu belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görülebilen bir yere asmaksa, bu olgunun zarif bir bölümü...

Yakub’un gözbebeğinde s/aklanır uykuların hepsi...





Evvela, zor bir cümleyi okumaya hazırlayın kendinizi: “Düşündüklerimizin ve eylemlerimizin alanı, farkına varamadıklarımızla sınırlıdır ve farkına varamadığımızın farkına varamadığımız için farkına varamamanın düşüncelerimizi ve eylemlerimizi nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar bunları değiştirmek için bir şey yapmayız.
İlk okumada anlamanızı beklemiyorum bu cümleyi. Ben de defalarca okudum, yazıldığı yerde altını çizdim. Neredeyse, beş yıldır zihnimi tırtıklayıp duran bu cümlenin anlamını sizin zihninize de emanet ettim artık. Artık uykusuz kalabilirsiniz! Cümle, anti-psikiyatri akımının öncüsü olarak tanıdığım R. D. Laing’e ait. Daniel Goleman’ın Hayati Yalanlar, Basit Gerçekler (Arıon Yayınevi) adıyla Türkçeye çevrilen kitabında geçiyor. (Cümlenin tercümesi için Betül Yanık epey uğraşmış olmalı, çünkü tam olarak çevrildiğinde bile zihne oturmakta zorlanıyor.)
Farkına varmadığınız ama var olan çok şey var; ama siz sırf farkına varmadığınız için onlarsız düşünüyor ve onlar yokmuş gibi eylemde bulunuyorsunuz. Onların varlığı düşüncelerinizi ve eylemlerinizi etkilemiyor; çünkü onlar sizin için yok. Farkına varamadıklarınızı yok bildiğiniz için, farkına varamadıklarınızı dışarıda bırakan kendi farkındalık alanınızda pek rahatsınız, dilediğiniz gibi düşünüyor, dilediğinizi dilediğiniz biçimde kanıtlıyor, sık sık haklı çıkıyor, sizi haksız görenleri “ben dememiş miydim?” benzeri uyanıklık ifadeleriyle haşlıyorsunuz. Sizi uyandırmak isteyenler ise farkına varamadığınız şeylerin farkında ama bunları size fark ettiremiyor ya da fark etme yeteneğinizin ve niyetinizin olmadığını acıyla görerek susuyor. Tıpkı, uyuyan birinin başını bekleyen uyanık biri gibi bekliyor farkındalığınızın yanı başında. Uyurken rüya gördüğünüzü de fark ediyor, yüz şeklinizin rüyanıza göre sık sık değiştiğini, kâbus görüp bağırdığınızı duyuyor, yüzünüzün gerildiğini, vücudunuzun kasıldığını görüyor; ama belki sadece tebessüm ediyor. Nasılsa uyanacağınızı, uyanınca gördüğünüzün sadece rüya olduğunu fark edeceğinizi biliyor. Ama siz rüya görürken gerçeği görüyorum sanıyorsunuz. Ama uyanık olan, uykuda olduğunuzu, rüya gördüğünüzü, uyanınca “kötü bir rüya” gördüğünüzü söyleyerek boş yere korktuğunuzu fark edeceğinizin farkında. Sizin farkında olmadıklarınızın farkında olan kişi, sizin farkında olmadıklarınızın farkında olmamanız nedeniyle kendinize göre bir “gerçek”iniz olduğunun farkında olan kişi, düşündüklerinize, gördüklerinize, görüşlerinize ve yaptıklarınıza karşı kendinden emin bir suskunlukla karşılık verir. Sizin bağırmanızı ciddiye alıp o da bağırmaz. Korktuğunuzdan korkmaz. Ağlamanızdan etkilenip ağlamaya kalkmaz. Sizi güldüren onu güldürmez. Sizin için en hayırlı olanı bilir ve bekler. Uyanmanızı bekler yahut sizi dürtüp uyandırır. Uyanınca, ilk defa, yukarıdaki uzunca sözün benzerini söylerken bulursunuz kendinizi: “Farkında olmadıklarımın farkında olmadığım için boş yere üzülmüşüm (ya da sevinmişim), farkında olmadıklarımın da var olduğunun farkında olmadığım için kendimi rüyaya kaptırmışım, rüyayı gerçek saymışım...”
Bu kadar karmaşık şeyi niye mi anlattım? Yusuf Kıssa’sını [yani Yusuf Sûresi’ni] bir de Yakub’un [as] yanından okuyalım diye... Kıssanın en başında, “Bu rüyanı kardeşlerine sakın anlatma!” diye Yusuf’u [as] uyarır ki, Yusuf’un uyandığı halde içinde kaldığı uykudan da haberdar bir uyanıktır Yakub [as]. Yakub [as] kardeşlerinin Yusuf’a kuracağı tuzak konusunda da uyanıktır: “Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.” Yusuf’un [as] onu bir kurt kaptı diyerek sahte kanlı gömleğini getirdiklerinde de, bir kurdun bir gömleği yırtmadan kana bulayamayacağını düşündürtemeyen “uyku”larından uyandırmaz o sözde “uyanık”ları. Ama kıskançlıkla ve hasetle düştükleri “uyku”yu/”gaflet”i bilir. Nefislerinin sözde uyanıklığının onları sürüklediği “rüya”yı/ “görüş”ü görür: “Aksine, nefisleriniz size [kötü] bir işi güzel gösterdi.” Bu söz, Yakub’un [as] uyanıklığının göstergesidir ve bu yüzden diğerlerini kendi uykularına bırakıp uyanıncaya kadar beklemeye niyetlenir: “Artık [bana düşen] hakkıyla sabretmektir.”
Bu sabrı yüzünden, kıssa boyunca olup biten her şeyi bir Yakub [as] suskunluğu ve bekleyişi kuşatır. Örneğin, en başında, ne oğullarına bir uyarı yapar ne de Yusuf’u[as] aramaya kalkmak gibi bir eylemde bulunur. “Sabr-ı cemîl”le, “güzelce bir sabır”la susar ve bekler. Sabredemeyenlerin göremediği güzellikleri gören birinin sabrıyla susar. Sabredemeyenlerin hiç ummadığı hayırları uman birinin bekleyişiyle bekler. Uyuyanların uyanmasını bekleyen uyanıkların yaptığını yapar. Susar ve bekler. Farkına varamadıklarının farkına varamayanların, farkına varamadıkları için farkına varamamanın düşüncelerini ve eylemlerini nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar bunları değiştirmek için bir şey yapmayacağının farkında olarak, bir şey yapmaz, bir şey söylemez. Bekler, susar.

KAZA VE KADER DEĞİŞİR Mİ?


Kaza ve kader Allah dilerse değişir. Kader, Allah'ın takdiri, kaza ise bunun infazı demektir. Bazen ilahi atâ kazayı bozabilir ve Allah hükmünü infaz etmez. Mesela Cenab-ı Hak bir kavme helak takdir buyurur ve bunu o kavmin miskinliğine, ataletine, uyuşukluğuna ve ubuduyeti terk etmesine bağlar.
Hz. Yunus'un kavminde olduğu gibi birden bire bu kavimde me'mulün (umulanın) üstünde bir hal zuhur eder ve o hâl ilahi teveccühe vesile olur.
Hz. Yunus Ninova'ya peygamber olarak gönderilir. Kavmi ona isyan eder. Hz. Yunus da onların başlarına gelecek olan belanın reşehatı belirince onlardan ayrılır ve başka bir yere gitmek üzere oradan uzaklaşır. (Gerisi, gemi, balık vs.) Ardından halk işin ciddiyetini anlayınca -büyük bir zatın beyanına göre- "Subhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber velâ havle velâ kuvvete illa billahi'l-aliyyi'l-azim" tesbihini okumaya başlar. Cenab-ı Hak da o belayı onların başından def eder. Aslında bu kavim müstesna, hiçbir peygamberin kavminin başına gelen bela def edilmemiştir. Kur'an'ın nassıyla sadece Hz. Yunus kavminin başına gelecek olan bela gelmemiştir. (Bkz. Saffat, 37/148) O toplumun Allah'a olan bu teveccühü sayesinde, Cenab-ı Hak da onlara atâsıyla muamele etmiştir. Atâ kazanın infazını önlemiş ve kaza da kadere tesir ederek ekstra bir teveccüh gösterilmiştir.
Bazen de inanmış sinelerin lehinde güzel bir şey takdir edilir. Mesela, Allah (celle celâluhu) ümmet-i Muhammed için bir ferec ve mahreç takdir buyurur. Ama o, bu takdir ve bu ferec ü mahreci ümmet-i Muhammed'in her türlü siyasi ve gayr-i siyasi klik mücadelelerinden vazgeçerek tam bir vahdet temin ve tesisiyle tevfik-i ilahiyi vifak ve ittifaklarıyla istemeye bağlamıştır. Yani Allah, adeta, "Siz ittifak ederseniz, ben de tevfikimi refik kılar, size ferec ve mahrec ihsan ederim." demiştir. İnsanlar, bu şarta riayet etmez, siyasi, gayr-i siyasi mücadeleleri sürdürürler. Cenab-ı Hak da, onlar hakkında böyle bir şarta bağladığı tevfikini refik etmez. Bu defa da infaz edilecek kaza infaz edilmemiş olur. Bunlara muallak kader ve kaza da denir.
Evet kaza ve kader mevzuunda böyle değişmeler olabilir. Ancak bu değişmeler, ilm-i ilahide değil, toplum veya fertlerin şahsî levh-ü mahv ve ispatlarında cereyan etmektedir. Levh-i mahfuz-u hakikatta, yani ilm-i ilahinin tecelligahı olan imam-ı mübinde herhangi bir tebeddül vâki ve vârid olmamaktadır.

26 Haziran 2007 Salı

MESAJ ...

ELİF GİBİ YALNIZIM,NE ESREM VAR NE ÖTREM.NE BENİ DURDURAN BİR CEZMİM NE BANA BEN KATAN BİR ŞEDDEM VAR,NE DE ELİMİ TUTAN BİR HARF,NE ANLAM KATAN BİR HAREKEM, KALAKALDIM SAYFALAR ORTASINDA. İŞTE BEN GİBİ SEN GİBİ...
BİR OKUYAN BEKLEDİM, BİR HIFZEDEN BELKİ...GÖLGESİNİ İSTEDİM BİR DOSTUN,MED GİBİ...SIZIM ELİF SIZISI...

7 Haziran 2007 Perşembe

DUA...



Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. (Araf Suresi, 55-56)


Allah'ın tüm insanların Rabbi olduğu gibi sizin de Rabbiniz olduğunu, hayattaki en büyük dostunuzun ve dayanağınızın Allah olduğunu, herşeyi öncelikle Allah'tan dilemeniz gerektiğini unutmayın.Dua, insanı Allah'a samimi olarak yakınlaştıracak önemli ibadetlerden bir tanesidir. İnsanların tamamı duaya muhtaçtır. Ne var ki müminler için dua hayatlarının ayrılmaz ve doğal bir parçasıyken, diğer insanlar için ancak büyük zorluklar altına girince, hayati tehlikelerle karşı karşıya kalınca hatırlanan bir kurtuluş yoludur. Elbette ki sadece çıkarlar söz konusu olduğunda edilen dua Allah Katında makbul karşılanmayabilir. Çünkü asıl güzel olan hem rahatlıkta hem de zorlukta kısacası insanın her anında Allah'tan yardım istemesidir. Çünkü dua eden kişi Rabbimize karşı acizliğini, Allah dilemeden hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlamış demektir. Dua beraberinde Allah'a teslimiyeti de getirir. Dua eden insan karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü olayda, kainatın yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ı vekil edinmiş demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi Allah'a dayandığını bilmek, tüm işlerinde Allah'ı vekil edinmek ve sadece O'na dua etmek, mümin için ferahlık ve güven kaynağıdır.Ama elbette burada yanlış bir anlayışı da vurgulamak gerekir. Bir insanın tüm işleri için Allah'a dua etmesi demek, hiçbir şey yapmadan oturup beklemesi anlamına gelmez. Kişi karşılaştığı herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilip bunun rahatlığını yaşamalı, ama aynı zamanda Allah'ın kendisine çözüm olarak gösterdiği sebepleri de en güzel şekilde uygulamalıdır. Allah'a gerçekten samimi dua eden bir kişinin, O'nun koyduğu kurallara göre fiili duasını da yapması gereklidir. Burada fiili dua, kişinin herhangi bir arzusuna ulaşmak için elinden gelen herşeyi en fazlasıyla yapmasını ifade eder. Örneğin hasta olan bir insanın doktora gitmesi, ilaç içmesi, kendine dikkat etmesi iyileşmek için yaptığı fiili bir duadır. Bununla birlikte insanın tüm bunları yaparken Allah'ın kendisine şifa vermesi için istekte bulunması da sözlü bir duadır. Bu yüzden fiili dua sözlü dua ile birlikte yapılması gereken temel ibadetlerdendir.Duanızda gerçekten samimi olmayı, içten bir ihtiyaçla Allah'a yönelmeyi unutmayın. Çünkü Allah insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen ve işitendir. Ve dua Allah'a ulaşabilmenin en kolay yoludur. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah'tan gizli kalmaz. Ancak insanların çoğu Allah'ın tüm dualara, isteklere şahit olduğunun farkında değildirler. Onlar sanırlar ki, dua ettiklerinde Allah bazılarını işitiyor, (Allah'ı tenzih ederiz) bazılarını da işitmiyor veya işitse de cevap vermiyor. Bu son derece yanlış bir düşüncedir. İnsanın içinden geçen her düşünceye, diliyle ifade ettiği her isteğe Allah şahittir ve karşılık verir. Nitekim Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir:Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)O halde unutmayın ki samimi olarak Allah'tan bir istekte bulunmak için insanın sadece düşünmesi yeterlidir. İşte Rabbimiz olan Allah'a ulaşmamız bu denli kolaydır.İnsan yaratılışı gereği aceleci bir varlıktır.


Nitekim bu yüzden Kuran'da Allah "İnsan aceleci yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin." (Enbiya Suresi, 37) ayetiyle insanın bu yönünü bildirir. İnsanın bu aceleciliği zaman zaman dualarına da yansıyabilir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dua ettiği zaman hemen duasına karşılık verilmesini ister.Oysa bilmelisiniz ki sizin için neyin hayırlı olduğunu bilen Allah'tır.


"Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) ayeti insana bunu haber verir. Bu nedenle insan Allah'tan bir şey istediğinde, takdiri O'na bırakmalı, O'ndan her şartta razı olarak sabırla beklemelidir. Belki dua ederek talep ettiğiniz şey size bir hayır sağlamayacaktır, bu nedenle Allah onu size vermemektedir. Belki de o hayra ulaşmanız için belirli bir olgunluğa kavuşmanız, bunun için de belirli bir süre eğitilmeniz gerekmektedir.

Belki Allah size daha da hayırlı bir başka nimet verecektir, ama sabrınızı ve sadakatinizi denemektedir..

5 Haziran 2007 Salı

Biz Hangi Kapıdayız?



TASAVVUF'TA 4 KAPI VARDIR

1- Şeriat Kapısı

2- Tarikat Kapısı

3- Marifet Kapısı

4- Hakikat Kapısı


Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.


Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş; "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."


Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.


Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....

- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.

- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...


Mevlana

AĞLAYAN SECCADE




Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene. Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır… Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu. Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle
-İnleyen sen miydin?
-Evet dedi seccade
-Niçin ağlıyorsun?
Seccade yine içe işleyen bir sesle:
- Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!
- Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam.
Seccade:
- Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir.
- Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye
- Ağlarım çünkü Allah’ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın.
-Beni rahat bırak deyip döndü adam. Seccade devam etti.
- Ey Allah’ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah’ın çağrısına neden icabet etmezsin!!! Adam iyice sıkılarak:
-Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.
- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu.
- Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun.
Adam iyice öfkelendi:
-Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;
-Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. “Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek”, “ Ve yine O güzel insan “Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider.” Ve nihayet “Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi…” Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;
-Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi..
Seccade:
-Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.
-Yarın inşallah , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam. Seccade son bir ümitle ;
-Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir. Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allah’ın Kulu! Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu.
-Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!! Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip atar, farkında olmadan.
VE KİM BİLİR BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR...

http://www.youtube.com/watch?v=My2LvqSKo_o

http://www.youtube.com/watch?v=aDI7qF6Hvxs